Bu nesil başka nesil! En çok
sevdiği şeyler kahkaha, imaj ve para. Ota-bota gülmek, üzerinde markalarla
görünmek ve kısa yoldan köşeyi dönmek!
Aman, hayat nedir, hayatın anlamı
nerededir, insanın bu kâinattaki yeri nedir vs. gibi ciddi sorular sormayın
onlara. Çünkü, onlar için hayat nihayetinde "koca bir eğlence merkezi!" Hayatın
anlamı, "gülmek, eğlenmek ve (güya) mutlu olmak."
Ciddiyet ve düşünme gerektiren
şeylerden fersah fersah kaçan bir nesil, Recep İvedik nesli. Emek, gayret, çaba
ve alınteri de onların uzağında. Ençok sevdikleri şey, cep telefonları,
bilgisayarları ve bir de oyunları. Yaşları nedir diye sorarsanız, alt ve üst
sınır da alabildiğine geniş. 5-6 Yaşından 40 küsur yaşına kadar uzanabiliyor.
İzlenme rekoru kıran mâlûm
filmden kâm alanlara, bu filmi "accaaayip komik" bulanlara, "gülmekten
yarıldık!" diyenlere bakın. İşte o zaman, Recep İvedik neslinin üyelerini
kolayca tanıyabilirsiniz. Ençok büyük şehirlerde yaşarlar, ama küçük şehirlere
de yayılma potansiyelleri son derece yüksek.
Bu neslin simgesi ise aslında
hayalî Recep İvedik karakteri değil, Acun. Vakt-i zamanında, üniversite gençleri
arasında yapılan bir araştırmada, gençlerin örnek aldığı kişiler sorulmuştu da,
büyük çoğunluk aynı ismi söylemişti: Acun!
Bir kere, Acun kısa yoldan, bir
TV programıyla şöhret olabilmişti. Sonra, iyi para kazanıyordu. Dünyanın dört
bir yanını gezebiliyordu. Dahası, en azından o sıralar, işi-gücü plajlarda gezip
güzel kızlarla yarenlik etmekti. Ve gençler koro halinde bağırmıştı sanki: "Biz
de Acun gibi olmak istiyoruz!"
Rivayet o ki, Napolyon o ünlü Prusya seferinde zafere ulaşmış,
Prusya ordusunu mağlup etmiş, karla kaplı ovada ufka doğru bakmakta, muhtemelen
zaferini hissetmeye çalışmaktadır.
O sırada, uzaklarda beyazlar
ortasında bir şeyin hareket ettiğini farkeder. Dikkatle bakınca, bunun bir
Prusya subayı olduğunu anlar. Prusya üniforması giymiş subay tüfeğiyle karda
bata-çıka yürümektedir.
Yenilmiş, bitmiş, esamisi
okunmayan bir ordudan geriye kalan tekbaşına bir asker!
Adamlarına emir verir
Napolyon, Prusyalı askere seslenmeleri için. Fransız askerler bağırırlar:
“Herşey bitti! Ordun yenildi!
Prusya yok artık!”
Prusya subayı önce bir
kurşunla cevap verir. Sonra da kurşun kadar keskin şu cevabı yankılanır ovada:
“Ben varsam, Prusya var!”
***
Ne zaman “bir olmak” konusu
açılsa, kulağımda Prusya subayının cevabı yankılanır:
“Ben Varsam, Prusya var!”
Biraraya gelmek, bir olmak,
elbirliği yapmak, birleşmek gibi gönül okşayıcı hedeflerimiz hiç eksik olmaz.
İki 1’in biraraya gelip 11,
dört 1’in omuz omuza verip 1111 olması gibi, biz de omuz omuza gelebilsek
toplamımızdan çok daha fazla kuvvet ve berekete sahip olmayı hedefleriz.
Hedefimiz doğru ve mümkündür,
lâkin arzu ettiğimiz ölçüde başaramayız 1111 olmayı. İdeal ölçüde bir araya
gelemeyiz, omuz omuza veremeyiz. Bir düşünürün dediği gibi, bir araya gelmek
güzel, birlikte çalışmak daha güzel, ama bu birlikteliği devam ettirebilmek en
güzelidir ve asıl başarı budur.
Bir araya gelsek, birlikte
çalışmak ve hizmet etmek kolay değildir. Birlikte çalışabilsek, bunu
sürdürebilmek daha da zordur. Araya ihtilaflar, kıskançlıklar, rekabetler,
ayrılıklar girer. Hak yolun yolcularını en fazla yaralayan hususlardan birisidir
bu. Birbirine kenetlenen eller bir bakarsınız gevşer ve ayrılıklar başlar,
güçler dağılır.
Çok nedeni vardır elbette
1111 olamayışımızın veya bu hali sürdüremeyişimizin. Ama bana sorarsanız, en
önemli sebebi yüzyıllar öncesinden o Prusyalı subayın haykırdığı hakikattir.
Subay, bize, 1111 olabilmeyi isteyenlere önce şu dersi verir:
“Önce hakkıyla ‘1’ olabilmeyi
başarmalısınız. Tek başınıza
bile kalsanız, davanıza sahip çıkmalısınız. ‘Ben varsam, davam var! Ben varsam,
inandığım herşey var!”
diyebilmelisiniz!”
Aysun’u şahsen tanımam. Eski okulumda öğrencim olmadı. Bir-iki defa okul
koridorlarında, birkaç defa da televizyon ekranlarında görmüşlüğüm var, o kadar.
Bir de, hocalığını yapan arkadaşlarımdan, onun öyle havalı ve burnu büyük bir
kızcağız olmadığını duymuşluğum. Aysun, muhtemelen derin tahlilleri veya bilgi
birikimi için değil, görsel değeri nedeniyle kadın-kadına bir sohbet programının
parçası, biliyorsunuz. Son sözlerini de duymuşsunuzdur mutlaka. Hani üniversite
okumuş, şehirli bir insan ile belki hiç okula hiç gitmemiş, çoğunluk dağlarda
yaşayan bir çobanın oylarının eşit olmaması gerektiğine dair lafını/gafını. Eh,
gardlar zaten alınmış, yumruklar hazır sıkılmışken, ateşin üstüne dökülen
gazyağı etkisi gösterdi bu sözler. Kendisi de neye uğradığını şaşırdı. Belki de
pişman oldu…
Bütün zihinlerin siyaset odaklı çalıştığı bir zamanda yaşıyoruz. Aysun’un
talihsiz sözleri ilk bakışta sadece demokratik eşitliğe aykırıymış gibi
görünebilir, ama biliyoruz ki, seküler modernliğin sillesini yemiş nice zihin
böyle düşünüyor aslında. Üniversite eğitimi almış, şehirde okuyan, kariyer
sahibi (bu arada, çobanlık niye kariyer sayılmaz, bunu da sorgulamalı değil
miyiz?) birisinin bir çobana göre daha geniş bakış açısına, daha derin bir
anlayış kapasitesine sahip olduğu, dolayısıyla daha doğru ve sağduyulu kararlar
vereceği yargısı yatıyor bu düşüncenin altında. Peki, gerçekten öyle mi?
İşte, tam bu noktada, bir kıssayı/öyküyü hatırlamanın zamanıdır.
Bir zamanlar, genç bir kadın,
kocasını ve küçük yaştaki oğlunu terk ederek ortadan kaybolmuş ve bir daha da
görünmemişti. Kocası bir süre bekledi, sonra yeniden evlendi. Çocuk okula
başladı, ama derlerinde hiç mi hiç başarılı değildi. Yaşıtları arasındaki en
başarısız öğrenciydi. O başarısız oldukça babası ve üvey annesi de onu daha
fazla sıkıştırıyor, duygularını incitiyorlardı. Bu tavırlar onun daha da
başarısız olmasına yol açıyor; bir kısır döngüdür yaşanıyordu.
Devamı
Eklenme tarihi: 06.12.2007
GÜLERİZ
AĞLANACAK HALİMİZE
Çok meşhur komedyen, İzmir'de
gösterisine çıktı. Karşısında beş bine yakın hayranı vardı. Esprileriyle
izleyenleri gülme krizine soktu. Gösterinin başında gülmekten insanların
ölebileceğine dikkat çeken komedyen, “Merak etmeyin ambulans var, doktor var,
rahat rahat gülün'' dedi.
Gece boyunca ölüm, cennet,
cehennem üzerine esprileriyle gülüp, güldüren komedyen, gösterisinin bitimine 25
dakika kala, seyircilerinden özür dileyerek sahneyi terk etti.
Gösterisini taksicilere
verdiği söz üzerine 23.55'te bitireceğini belirten komedyen, tansiyonu
yükselince sözünü tutamadı. Seyircilere kendisini iyi hissetmediğini söyleyedi.
“Burada tansiyon ölçen var mı? Kendimi iyi hissetmiyorum. Tansiyon ilacımı
içmeden çıktım. Espri yapmıyorum Burada kesmek zorundayım'' dedi. İnanmayan
seyircilerden biri oturun geçer sözleri üzerine, sanatçı, “Ben ölüyorum, siz
hala gülmek istiyorsunuz'' dedi. Seyircileri dizlerinin üzerine çökerek,
selamlayıp sahneden ayrıldı.
Devamı
Eklenme tarihi: 06.12.2007
YETER Kİ SEN İSTE!
18 Kasım 1995
günü keman sanatçısı Itzhak Perlman, New York'ta, Lincoln Center'daki Avery
Fisher Salonunda bir konser vermek üzere sahneye çıktı. Çocukluk yıllarında
çocuk felcine yakalanmış olan Perlman'ın her iki bacağında da destekleyici
teller vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir. Onu sahne
üzerinde her defasında sadece bir adım atabilmek suretiyle acı içinde ve yavaş
yavaş yürürken görmek unutulmayacak bir görüntüdür. Ağrılar içinde ama ihtişamla
yürümektedir, sandalyesine erişinceye kadar.
Sonra oturur;
yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini
açar, bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır. Daha sonra yere eğilerek
kemanını alır, çenesinin altına koyar, orkestra şefine başıyla işaret verir ve
çalmaya başlar.
Şu zamanda değin, izleyiciler bu ritüele alışmışlardır. O, sahnenin bir ucundan
sandalyesine doğru ilerlerken sessizce otururlar. Bacaklarındaki klipsleri
açarken inanılmaz bir sessizlikle beklemektedirler. Çalmaya hazır olana dek
beklerler.
Ancak
o konserde
birşeyler
ters gitti. Bestenin
daha ilk
birkaç satırını çalmıştı
ki, kemanın tellerinden
bir tanesi koptu. Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna
tabancadan fırlayan
kurşun gibi gitmişti ses. O sesin ne anlama geldiği konusunda yanılmak
imkansızdı. Ve bunun ardından ne yapılması gerektiği konusunda da...Devamı
Eklenme tarihi: 06.12.2007